İYİ Kİ DOĞDUN VİRGİNİA

“Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. ‘’

Bazı yazarları yaşamlarından ayrı düşünemeyiz. Ortaya koyduğu eserler, ne duruşundan ne hayata bakışından ne de terbiyesinden ayrı konulamaz. Ve elbette ruhundan. Tıpkı Virginia gibi.

Evet…

Bugün edebiyat dünyasının, aynı anda hem en kırılgan hem de en güçlü ruhuna sahip olabilen tek kadını, sevgili Virginia Wolf’un doğum günü. Ve, Kendine Ait Bir Oda’yı kendisine başucu kitabı yapan biri olarak ondan biraz bahsetmek istiyorum.

Kendine özgü neşesi , alaycılığı, şaşkınlığı ve şüphe götürmez bunalımıyla sadece kadınların değil, yaratıcı kişilerin zihnini ve yazgısını da irdeleyen Wolf, 25 Ocak 1882 tarihinde, Kensington, Londra’da dünyaya gelir. Henüz on üç yaşındayken annesini kaybeder. O yıllarda kadınların ikinci planda kalmasından dolayı okula gönderilemez fakat babasının yardımı ile kendini geliştirme fırsatı yakalar. Kendisini babasının kütüphanesinde geliştiren Woolf, 1895’de bir gazetede kısa hikâyelerini yayınlatmaya başlar.

1904’te babasının ölümünden sonra kardeşleriyle Bloomsbury’ye taşınması ise hayatında ciddi bir dönüm noktası olur. “Bloomsbury grubu”, o dönemlerde, içinde birçok ünlü edebiyatçıyı barındıran ve cinsel konulardaki özgürlükçü tavırlarıyla tanınan bir grup entelektüelden oluşmaktadır. Grupta bulunan birçok kişi eşcinsel ya da biseksüeldir. Etik bir grup olarak görülen ekipte, John Maynard Keynes, E. M. Forster, Roger Fry, Duncan Grant ve Lytton Strachey gibi ünlü kişiler de vardır.

Woolf, 1909’da bir süreliğine Lytton Strachey ile nişanlanıp ayrılır ve ardından Leonard Woolf ile evlenir. Leonard Woolf, biricik eşi Virginia için bir basım evi kurar ve bu da yazdığı kitapları yayımlatması için bir fırsat olur.

Bir süre her şey yolunda gider.

Fakat, Perde Arası romanını yazdığı sıralarda Woolf, yeteneğini giderek kaybettiğini düşünmeye başlar. Yaşadığı dönemin siyasi koşullarından yani II. Dünya Savaşı’nın yarattığı kasvet ve korku sonucu ruhsal bir bunalıma girer. Sonrasında 8 Mart 1941’de içinde bulunduğu duruma daha fazla dayanamayıp evlerinin yakınlarında bulunan Ouse nehrine ceplerine taşlar doldurarak atlayıp intihar eder. Tıpkı ruhu intiharın kıyılarında durmadan dolanan Sylvia Plath, Nilgün Marmara, Stefan Zweig ve Cesare Pavese gibi…

Ve bu intihardan geriye sadece iki mektup bırakır Woolf.  Birisi kardeşi Vanessa Bell’e diğeri ise kocası Leonard Woolf’a.

Leonard Woolf’a, 18 Mart 1941

Sevgilim, yine çıldırmak üzere olduğumu hissediyorum. Yaşadığım o korkunç anlara geri dönemem artık. Ve ben bu kez iyileşemeyeceğim. Sesler duymaya başladım. Odaklanamıyorum. Bu yüzden yapılacak en iyi şey olarak gördüğüm şeyi yapıyorum. Sen bana olabilecek en büyük mutluluğu verdin. Benim için her şey oldun. Bu korkunç hastalık beni bulmadan önce birlikte bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemezdim. Artık savaşacak gücüm kalmadı. Hayatını mahvettiğimin farkındayım ve ben olmazsam, rahatça çalışabileceğini de biliyorum. Bunu sen de göreceksin. Görüyorsun ya, bunu düzgün yazmayı bile beceremiyorum. Söylemek istediğim şey şu ki, yaşadığım tüm mutluluğu sana borçluyum. Bana karşı daima sabırlı ve çok iyiydin. Demek istediğim, bunları herkes biliyor. Eğer biri beni kurtarabilseydi, o kişi sen olurdun. Artık benim için her şey bitti. Sadece sana bir iyilik yapabilirim. Hayatını daha fazla mahvedemem. Bizim kadar mutlu olabilecek iki insan daha düşünemiyorum.

Dünya edebiyatının literatüründe “Bilinç akışı” tekniğinin önde gelen temsilcileri arasında sayılan Virginia, aykırı yaşamı ve dönemindeki çizgi dışı yazarlık geçmişiyle ilgi çekmiş bir yazardı. Güçlü akıntı-bilinç anlatılarının temalarına daima ilham kaynağı olan Woolf, modern feminizmin en etkili isimlerinden biri olarak eşsiz bir edebi tarza sahipti. Modernist hareketin en önemli kişilerinden biri olarak tarihe geçen ve roman türünün gelişimine büyük katkıda bulunan Woolf’un benim için en özel kitabı, feminist hareketin klasiği sayılan “Kendine Ait Bir Oda” kitabı. Çünkü konu çok somut : “Kadın ve Edebiyat.” Ve burada erkeklerin kadınlara bıkıp usanmadan tekrarladıkları ‘ezeli’ ve de ‘ezici’ bir soru vardır: “Bizler kadar düşünme yeteneğiniz olduğunu ileri sürüyorsunuz. Madem öyle, neden Shakespeare gibi bir deha çıkaramadınız?”  Virginia Woolf bu ‘yakıcı’ soruya, tarihsel ilişkilerin kökenine inip kütüphane raflarında şöyle bir gezindikten ve de kısa bir kadın edebiyatı tarihçesi çıkardıktan sonra esaslı bir yanıt getiriyor.

Ve şöyle sesleniyor kadınlara:

“Para kazanın, kendinize ait ayrı bir oda ve boş zaman yaratın. Ve yazın, erkekler ne der diye düşünmeden yazın!..”

Hakkında söylenecek o kadar çok şey var ki. Ama, toparlamak gerekirse, Virginia başta da söylediğim gibi, edebiyat dünyasının, aynı anda hem en kırılgan hem de en güçlü ruhuna sahip olabilen tek kadını bence. Bu sadece, Kendine Ait Bir Oda kitabıyla bile anlaşlıabilir..Çünkü hemen hemen tüm amacını, felsefesini, isyanlarını, ruhsal hezeyanlarını tetikleyen çoğu şeyi burada özetlemiş.

Ama şunu da belirtmek isterim, Virginia’yı okumak kesinlikle tıpkı kitabının  ismi gibi kendine ait bir oda istiyor. Som bir sessizlik ve keskin bir dikkat.

Son olarak  Google 137. Doğum gününde, logosunu değiştirerek Woolf’a özel o kadar güzel bir Doodle hazırlamış ki, düşen sonbahar yapraklarıyla çevrili olan ikonik profilini Woolf’un minimalist tarzıyla birleştirmiş adeta. Bu bence harika bir şey.

Ve çok sevdiğim bir alıntı ile iyi niyetli bir öpücük bırakarak keyifli günler diliyorum.

”Ne aradıysam zıddını buldum, doğruyu aradım yanlışı buldum.
Dostumu aradım düşmanımı buldum.
Aramayı bıraktığımda ise doğruların ve yanlışların ötesinde
renklerin zıtlığında resmin bütününü gördüm.
Ne doğru vardı, ne yanlış.
Ne kötü vardı ne de  iyi.
Her şey olması gerektiği gibi.
Her şey olduğu gibi!”

 

Dilerim ki, bir çiçek gibi, sonsuza dek yüzünü güneşe çeviriyorsundur şimdi.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

three + thirteen =