YİRMİ BİRİNCİ YÜZYILA TOKAT – DOPPLER

Merhaba,

Yeniden bir kitap yorumuyla buradayım.
Karantina günlerinin ilk haftalarında okuduklarımdan biriydi Doppler. Ve açıkçası benim için, şu zamana kadar, özellikle anlatım biçimi açısından dilini en farklı ve en eğlenceli bulduğum kitaplardan biri oldu. Norveçli yazar Erlend Loe’ye ait olan ve doğa tasvirlerinin oldukça başarılı olduğu bir kitaptı. Ve sanırım doğa tasvirlerinin bu kadar güzel olmasında yazarın Norveçli olmasının da bir payı var.

Kitabın konusu genel hatlarıyla şöyle;

Hayatı boyunca gerek okulda gerek evlilikte ve gerekse işte yani her konuda fazlasıyla başarılı bir adam olan Doppler; bir bisiklet kazası geçirir ve yere serili halde yatarken bir anda aklına babasının ölümü gelir. Gündelik telaşlar ve koşuşturmalar arasında aslında, hiç bağ kuramadığı hatta çok fazla tanımadığını fark ettiği babası ile alakalı ilk defa uzun uzun düşünür. Yaşadığı bu bisiklet kazası ve o esnada babasının ölümünü anımsaması Doppler’ın hayata bakış açısını bir anda değiştirir.

O anda; sürekli koşuşturduğu 21. yüzyıldan, bu yüzyılın dayattığı kurallardan, insanlarından, onlarla kurmak zorunda olduğu yüzeysel ve yapay ilişkilerden, ev ve aile düzeninden, karısının onu bir türlü anlamamasından, oğlunun sürekli dinlediği çocuk şarkılarından, ne yaparsa yapsın kızıyla kuramadığı iletişimden, evin bitmek bilmeyen ihtiyaçlarından aslında ne kadar bıktığını fark etmeye başlar. Bu aydınlanma anından hemen sonra, deyim yerindeyse tasını tarağını toplayıp, ailesini, işini gücünü, kurduğu pamuk ipliğine bağlı tüm ilişkileri geride bırakarak bir ormana yerleşir. Doppler’ın günleri artık burada geçer. Ormanda karnını doyurmak için annesini öldürdüğü bir geyiğin yavrusuyla (ona daha sonra Bongo adını verir) arkadaşlık kurar. Ve onunla uzun uzun sohbet etmeye başlar.

Eşsiz Monologlar

Yazarın Bongo ile yaptığı sohbetler yani kitabın aslında monolog olan kısımları hem fazlasıyla mizahi hem de aynı derecede düşündürücüdür:

“İyi günde, kötü günde, demiştik evlendiğimizde. Sorun, aynı günün, biri için iyi, diğeri içinse kötü olabilmesinde elbette.”

*Sanırım ilişkiler üzerinde yapılan en güzel tespit! 🙂

“İnsan bir kez başarılı olmaya görsün, çevresinden övgüler almaya devam etmek için elinden geleni ardına koymaz. Bu, kendi kendine güçlenen, sonlanması gerektiği düşünülemeyecek bir döngü.”

*Ve bu kısım da bence oldukça iyiydi. Sürekli çalışmanın ve başarılı olma ihtiyacının ardında yatan sebebi hangimiz Doppler kadar rahat itiraf edebiliyoruz ki?

Ve daha nice buna benzer monolog görüyoruz, hikaye boyunca.
Fakat eserin ilk kısımlarında her ne kadar modern yaşamın gündelik yaptırımlarından kaçan, tüketim toplumuna sırtını dönen bir adam görüyor olsak da, roman ilerledikçe bu durum değişmeye başlar. Doppler’ın her sabah bir süper markete gidip elindeki geyik etine karşı yağsız süt talep etmesi ya da bir adamın evinden yine geyik eti karşılında Toblerone çikolatası istemesi, bir şekilde birileriyle ahbaplık kurmaktan kendini alıkoyamaması; aslında ne kadar çırpınsa da bu yüzyılın alışkanlıklarından tam olarak sıyrılamadığını gözler önüne serer. Zaten bir süre sonra orman da kalabalıklaşmaya başlar. Doppler da başka bir orman bulmak üzere Bongo’yu alıp gider.

Hikayenin her hangi bir sonu yok. Ki zaten bu kitap sanırım yazarın Doppler karakterini kullanarak yazdığı ilk kitap fakat Volvo Lastvagnar ve Bildiğimiz Dünyanın Sonu kitapları da Doppler’ın devamı niteliğinde eserler.

Modern İnsanın Parodisi

Toparlamak gerekirse; Doppler, 21. yüzyıla ve bu yüzyılın yarattığı hem insan hem de sürdürülen yaşam tipine, tüketim biçimine, ilişkilere oldukça mizahi fakat aynı zamanda sert eleştiriler yapan bir eser. Hatta bence, nasıl ki Doppler içinde bulunduğu yüzyılı, bu dönemin kuru kalabalığını, yapay ilişkilerini sıkıcı bulup alay ediyor ve sonrasında bir ormana kaçıyorsa, yazar da bu, “her şeyi geride bırakıp uzaklara gitme” eylemiyle Doppler üzerinden dalga geçiyor gibi geldi bana. Çünkü hikayenin başında şehirden ve diğer saydığım şeylerden kaçan bir Doppler var ama hikayenin ortalarına doğru ormanı da kendine benzetmeye çalışan, modern tüketim unsurlarından ve ilişkilerden aslında kaçamayan, bir Doppler görüyoruz. Yani aslında büyük resme bakıldığında modern insanın parodisini görüyorsunuz.

Açıkçası hikaye güzel fakat yazarın alaycı diliyle sağlam tespitlerde bulunması bu eseri daha da akıcı hale getirmiş. Bu arada İskandinav Edebiyatı hakkında hiçbir fikrim yoktu daha önce. Doppler sayesinde şimdi biraz az biraz fikir sahibi oldum diyebilirim. Ben sevdim hikayeyi ve okumanızı da tavsiye ederim.

Şimdiden keyifli okumalar!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

nineteen − two =