Yollar Kadar Uykusuz, Yollar Kadar Yorgun Bir Hikâye: GÖLGESİZLER

Merhaba sevgili okur,

Elimde uzun zaman önce bitirdiğim, ancak yeni yeni sindirebildiğim  ve kapağına baktıkça gülümsediğim “Gölgesizler” kitabı var. Ne mutlu ki bana, artık Hasan Ali okuduğum zaman, onun bazı şeyleri nasıl ve neden yazdığı hakkında bir fikre sahibim. Çünkü onunla tanıştım ve sohbetine dahil oldum. Edebiyat dünyasına nasıl adım attığını, en sevdiği hikayeyi ve omzuna dokunan bir Edebiyat Tanrısı’na  inandığını biliyorum. Mimiklerini, utandığında ya da çok içten güldüğünde bir çocuk gibi elleriyle ağzını kapadığını biliyorum. Bu benim için o kadar büyülü bir şey ki…

Onu ilk kez okuduğumda, kitaplarıyla bu kadar geç tanışmış olmanın mahcubiyetini yaşamıştım. Çünkü, ilk kitabında hissettiklerim, en az bir Nuri Bilge Ceylan filmi kadar duru, sakin, gerçek ve eşsizdi. Hani Metin Erksan filmlerinde de olur, her sahne bir tablo gibi görünür. İşte ben Hasan Ali’nin sözcüklerle tasvir ettiği her sokağı, köşe ya da kişileri aynen o tablolar gibi kuruyorum zihnimde. Ki hala “Kuşlar Yasına Gider “ kitabındaki o gençliğinde dur durak bilmeyen, daima çalışan ve minibüslere düşkün olup ta sonra adım adım bir yatalak haline gelen Aziz Beyi bir tablo hatırlarım. Hatırladıkça da tüylerim diken diken olur. Çünkü Aziz’i görmüş tanımış, Denizli’deki evinde onunla birlikte hep yattığı yerden dağlara bakmış, karısı kadar çaresiz hissetmiş ya da Ankara’daki oğluyla birlikte balkonda ben de sigara içmiş gibiyim. En az Hasan Ali kadar tanıyor gibiyim Aziz’i. Bu, böyle garip his işte…

Arayışlar, Kayboluşlar … Dönemeyişler…

Gölgesizlere gelecek olursak, bu kitap sadece belirsizliklerin, kayboluşların ve arayışın anlatısı olmakla sınırlı kalmayan aynı zamanda içerisindeki o gerçekle düş arasında salınıp giden tasvirleriyle 90’lı yıllarda çıkan en güzel postmodern eserlerden biri bence.

Konusundan bahsetmek gerekirse, gülmeyin ama, belki ben aslında bu kitabı hiç okumadım. Çünkü her şey ve herkes varla yok arası. Herkes bir anda yok oluyor. Ama tamamen değil. Bir yanlarını bırakıyor giderken. İşte o kalan yanları, tekrarların tekrarlarıyla gündelik hayatlarına devam ederken, giden yanları geri gelse bile bir daha asla eskisi gibi olamıyor.

Deli saçması değil ! Gölgesizler tam olarak bu. Matruşka gibi bile diyebilirim.

Şimdi her ne kadar zor olsa da, en az yollar kadar uykusuz ve yollar kadar yorgun olan bu hikayeyi biraz sadeleştirerek anlatmaya çalışacağım.

Romanda olaylar iki ayrı mekanda geçmektedir. Bunlardan biri şimdiki zamanın yaşandığı şehirdeki berber dükkanıdır. Bir diğeri ise önce şimdiki zamanın daha sonra ise bir olayın hatırlanması üzerine dönülen geçmiş zamanın anlatıldığı köydür.

Roman şehirdeki bir berber dükkanının tasviriyle başlıyor. İçerisinde bir anlatıcı, çırak , iki müşteri ve bir de berber var. Bir de dükkandaki aynanın üzerine iliştirilmiş bir güvercin resmi vardır burada. Sonra berber gözlerini uzağa dikiyor ve bu sefer olaylar ikinci mekan olan köyde devam ediyor.

Köydeki kahramanlar muhtar, muhtarın karısı, bekçi, Reşit ve Cıngıl Nuri’dir. Muhtarlık seçimlerinde yeniden seçilen muhtarın kapısını köyün berberi olan Cıngıl Nuri’nin karısı çalar. Ve o zaman diliminden tam on altı yıl önce, yani yine muhtar seçildiğinde aynı kadının kapısını çaldığını, ona kocasının kaybolduğunu söylediği günü hatırlar ve bir anda geçmişe gider. Bu geçmişe dönüşte Cıngıl Nuri’nin bir anda ortadan kayboluşu, köylülerin ve muhtarın onu arayışı ve durmadan başlarına tuhaf olayların gelişi detaylandırılarak anlatılır. 

Kaybolmalar

Köyde bu garip kaybolma olayları gerçekleşirken diğer bir mekan olan berberde de sürekli birileri dükkandan çıkıp geri dönmemektedir. Şehirde dükkandan çıkıp kaybolan ve geri gelmeyen bu kişiler köyde ortaya çıkarken, köyde bir anda ortadan kaybolanlar ise şehirde ortaya çıkmaktadır. (Mesela şehirdeki berber, köydeki eski berber olan Cıngıl Nuri kaybolunca o köye gidip orada berberlik yapar) 

Köyde Cıngıl Nuri’nin karısının kapıyı çalışıyla geçmişe dönen muhtar, daha sonra tekrar şimdiki zamana dahil olur ve bu sefer de köyün en güzel kızı olan Güvercin’in kaybolduğunu öğrenir. Önce köydeki genç bir delikanlı olan Cennet’in oğlu bu olaydan sorumlu tutulur. Hatta öyle ki, muhtar ve bekçi, Güvercin’in Cennet’in oğlu tarafından kaçırıldığını düşünür ve genç oğlanın döve döve akli dengesini yitirmesine sebep olur. Böylece artık sadece Güvercin değil Cennet’in oğlu da yok olmuştur. Hem de fiziksel olarak varken. 

Kar Neden Yağar?

Ve bu kısımdan itibaren kitabı okuduğunuz süre boyunca şu soruyu sürekli duyuyorsunuz: “ Kar neden yağar?”

Güvercin’i Cennet’in oğlunun kaçırmadığı anlaşılınca ve bu olayın ardından Cıngıl Nuri’nin karısı da bir anda ortadan kaybolunca, bı sebepsiz yokoluşlar arasında giderek çaresiz kalan muhtar, jandarmadan yardım almak için şehre gider ve bir daha geri dönmez. Tabi daha sonra muhtarın aslında şehre hiç gitmediği gerçeği ortaya çıkar. 

Köylüler muhtarın yokluğunda Güvercin’i bulmak için bir aşk büyüsü yapmaya karar verirler. Bu büyü Güvercin’i getirmek yerine bir gencin ölümü ile son bulur. 

Köy gitgide içinde yaşanmaz bir hale geldiği için şehirden köye gelen, berber şehre geri döner ve gazetede köydeki genç bir kızın, bir ayı tarafından kaçırıldığına dair bir haber görür. Ve roman okuyucunun kafasını daha karıştırarak son bulur.

Romanın son cümlesiyle kafamız allak bullak olurken, bizler şunu çok iyi anlıyoruz. Birincisi kişilerin, zamanın, mekanın ve olayların varlığı sürekli silikleştirilmesi aslında romanın adına daha bir anlam kazandırmış ve durmadan yağan karın sadece yerdekilerin üstünü örtmek için yağmış…

Umarım bir nebze de olsa anlaşılmıştır.

Sevgiler,

UcuzDüzen🌸

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

10 + 8 =